|
Kapitalizm
ve Yoksulluk
Kapitalist
üretim ücretli emeği varsayar ve ücretli emek tabanını sürekli olarak
genişletir. Kapitalist üretim tarzının geçerli olduğu koşullarda, üretimle
insan ihtiyaçları arasındaki ?bağ?, pazar dolayımıyla
kurulur. Üretimin birincil amacı insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, bir değişim
değeri üretmektir. Değişim değeri üretmek de başka bir amacın aracıdır.
Asıl amaç kâr etmek ve her seferinde kârı büyütmektir. Başka türlü ifade
etmek istersek, üretimin amacı, her seferinde ücretli işçiler (proletarya)
tarafından üretilen daha büyük artı-değer kütlesine el koymaktır. Kapitalist
sınıfın zenginliği, ücretli emeğin sömürüsüne dayanır. Fakat, üretilen
artı-değerin daha büyük kütlesi, her seferinde yeniden yatırılmak durumunda
olduğu için (rekabetten ötürü), sonuç itibariyle kapitalist üretim, sermaye
üretimi ve yeniden üretimi biçimini alır. Kapitalistler arasındaki
rekabet, onları sürekli olarak ileriye doğru koşmaya zorlar. Giderek,
bizzat kapitalistler de sermaye birikiminin birer aracı haline
geliyorlar... Üretimin asıl amacının doğrudan insan ihtiyaçlarını karşılamak
değil, pazar için, kâr için, dolayısıyla da sermaye üretimi ve yeniden
üretimi için oluşu, kapitalist üretim tarzını geçmiş dönemlerin (pre-kapitalist) üretim tarzlarından ayıran temel özelliklerden
biridir. Üretimle tüketim arasındaki bağın bu biçimdeki kopmuşluğu, ya
da ancak pazar dolayımıyla gerçekleşiyor
oluşu, şimdilerde insanlığın yüzyüze geldiği
sayısız kötülüklere kaynaklık ediyor. Zira, kapitalist üretim koşullarında
araçlarla amaçlar yer değiştirmiş, ters-yüz olmuş durumdadır.
İşçi
(proleter), yaşam karşısında çıplak, korumasız durumdadır. Zira,
hem üretmek, hem de yaşamak için gerekli araçlardan yoksundur. Üretmek için
gerekli üretim araçlarına sahibolmadığı gibi,
yaşamını sürdürecek asgarî araçlardan da yoksundur. Beslenmek, barınmak,
velhasıl mütevazı bir hayat sürüp ayakta kalabilmek için gerekli hiçbir şeye
sahip değildir. Bu nedenle özgür emek kavramının nüanse
edilmesi gerekir. İşçi, emeğini satmakta ?özgürdür? ama aynı zamanda buna
?mecburdur?. Dolayısıyla, işçinin özgürlüğü, onun emeğini satmasını
engelleyen bir bağımlılığın ve/veya aidiyetin olmaması anlamındadır.
Köle veya serf statüsünde olmaması, ya da
ihtiyaçları geniş aile, klan, kabile, aşiret, vb. tarafından karşılanmıyor
olması, başka türlü söylersek, bağımlı olmaması, ama, aynı zamanda da
korumasız olması gerekir. Aksi halde, ortada emeğini satmak zorunda olan bir
işçi sınıfı da olmazdı. Demek ki, işçinin yaşamını sürdürebilmesinin yegane
koşulu, emeğini kapitaliste satmaktır. Zira, elinde emeğini satmaktan başka
bir kozu yoktur. Yaşayabilmek için emeğini satmak zorundadır, ama bu her
zaman kesin ve mümkün değildir. İşsiz kalma riski her zaman mevcuttur. Zira,
kapitalizm ?anarşik? bir işleyişe sahiptir. Teknolojik ilerleme ve
?tekelleşme?, bir anda onbinlerce işçiyi işsiz
bırakabilir, kapitalist krizler milyonlarca işçiyi işinden edebilir, savaşlar
milyarca insanın yaşam koşullarını alt-üst edebilir...
Kapitalist
üretim yukarıda söylediğimiz gibi, mülksüzleşme ve proleterleşme yönünde
sürekli bir eğilim ortaya çıkarıyor. Bunun anlamı, her seferinde emeğini
satmak zorunda olan kitlenin büyümesidir. Bu da iki eğilimin veya dinamiğin
sonucudur: Birincisi, kapitalist üretim tarzı, kapitalist olmayan üretim ve
yaşam biçimlerini sürekli olarak dönüştürüyor, onları kendi mantığı ve
ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendiriyor veya aynı anlama
gelmek üzere, biçimsizleştiriyor; İkincisi, kapitalizm, rekabete
dayanıyor ve rekabet sürekli olarak üretim teknolojilerini yenileme,
geliştirme yönünde baskı yaratıyor. Her kapitalist ayakta kalabilmek için
büyümek zorunda, fakat büyümek ve rakipler karşısında üstünlük sağlayabilmek
için de, en ileri üretim tekniklerine ve daha büyük sermayeye sahib olması gerekiyor... Her seferinde daha gelişmiş,
daha ileri teknolojilere sahib olmak demek de,
her seferinde işçiyi (canlı emeği) makinayla ikâme
etmek demektir. Burjuva iktisatçılarının kullandığı bir kavramı kullanmak
gerekirse, üretimi her seferinde sermaye yoğun hâle getirmek bir zorunluluk
olarak kendini dayatıyor. Dolayısıyla, üretim süreci sürekli olarak daha
ileri teknolojiler yönünde bir baskı yaratıyor. Bu da demektir ki, her
seferinde aynı miktar da üretim yapabilmek için gerekli işçi (canlı emek)
miktarı azalıyor. Üretim sürecine sokulan her teknolojik yenilik, on binlerce
işçiyi üretim sürecinin dışına atıyor... Kapitalist üretim süreci, bir
taraftan mülksüzler kitlesini, ya da aynı anlama gelmek üzere, işçi sınıfını
(proletaryayı) sürekli büyütürken, diğer taraftan da işsiz sayısını sürekli
artırmak zorunda. Başka türlü söylersek, işçi sınıfı tarafından üretilen
sermaye (makinalar, gereçler, teknik bilgi, vb.)
çelişik olarak onu işsiz bırakıyor, açlığa ve ölüme mahkum ediyor... Bu
niteliğinden ötürü, kapitalizme ölü emek uygarlığı demekte bir sakınca
yoktur. Zaten kapitalist için işçi de, üretimin diğer unsurlarından farklı
değildir. Onun için işçi, eni-sonu üretim için gerekli bir girdidir ve
bu yüzden de diğer girdilerden bir farkı yoktur. İnsan emeğinin bir meta
mertebesine indirgenmiş olması, kapitalizmin bir özgünlüğüdür ve bu
durum sayısız kötülüklere ve sorunlara kaynaklık etmektedir.
Kapitalist
daha büyük sermayeye sahib olabilmek için, sömürü
oranını sürekli olarak büyütmek zorundadır. Bunun en kestirme yolu da,
çalışma sürelerini uzatmak, reel ücretleri (ücretin
satın alma gücü) düşürmek, çalışma temposunu hızlandırmaktır. Çalışma
süresini uzatmak (günlük ücret sabit kaldığına göre) sömürü oranını,
artı-değeri, dolayısıyla kârı büyütmek demektir. Fakat, çalışma süresini
uzatmak belirli bir süre aşıldığında işçinin fizyolojik direnciyle karşılaşır
ve verimli olmaktan çıkar. İkinci bir sınır da işçi sınıfının bilinçli
eylemiyle, çalışma süresinin kısaltılması yönünde baskı yapmasıdır. Bu
durumda kapitalistler, daha gelişmiş makinaları ve
araçları devreye sokarak, çalışma temposunu yoğunlaştırarak, artı değeri nispî
olarak artırma yoluna giderler. Dolayısıyla daha az işçi çalıştırarak daha
çok üretmeyi yeğlerler.
Üretim
sürecinin her ileri aşamasında üretilen zenginliğin daha büyük bir bölümü
kapitalist sınıfın ve çevresinin elinde toplanırken, geniş toplum kesimleri
yoksullaşıyor. Elbette yoksullaşma her zaman mutlak yoksullaşma olmayabilir.
Belirli bir yerdeki göreli yoksullaşmaya başka yerlerdeki mutlak
yoksullaşma eşlik edebilir. Bu yüzden işçi sınıfının mücadele alanı kendi
çalıştığı işletmeyle, ait olduğu ülkeyle sınırlı olmamalıdır. Zira,
kapitalistler hesaplarını ?küresel planda? yaparlar. Bir yerde kaybettiklerini
başka yerde kazanmaları mümkündür. Emperyalist ülkelerde işçi sınıfının
baskısıyla sömürü görece sınırlandığında, çevre ülkelerde sömürünün
derinleştirilmesi mümkündür. Bu durum, işçi sınıfının dünya ölçeğindeki
dayanışma potansiyelini de zaafa uğratan bir şeydir. Eğer işçi sınıfı, söz
konusu sömürüyü sınırlama yeteneğini ortaya koyamazsa, (ki, bunun için
örgütlü ve bilinçli bir mücadele gereklidir) toplum sınıfları, bölgeler ve
ülkeler arasındaki zenginlik- yoksulluk uçurumunun daha da derinleşmesi
kaçınılmazdır. Bir iş yerinde işçilerin direnciyle, çalışma süresinin
kısaltılması ve reel ücretin yükseltilmesi, o
işyerindeki işçilerin durumunu görece iyileştirebilir. Bir bütün olarak da
işçi sınıfının baskısıyla devlet, gelir dağılımı ve sosyal harcamalar, sosyal
güvenlik, ?refah harcamaları? konusunda önlemler almaya zorlanarak,
kapitalizm ?uygarlaştırılabilir?, aşırılıkları törpülenebilir. Özellikle II.
Dünya Savaşı sonrası yaklaşık otuz yıllık dönemde olduğu gibi.
Fakat,
neo-liberal saldırının iktidara geldiği 1980
sonrasında, işçi sınıfının direnci kırılmış, işçi örgütleri
etkisizleştirilmiş ve devletin koruyuculuğu ve kayırıcılığı önemli oranda
aşındırılmış bulunuyor. Şimdilerde, sadece büyük sermayenin ?dar sınıfsal
çıkarlarını? gözeten neo-liberal ekonomik ve sosyal
politikalar, küresel planda ?vahşi kapitalizmi? restore etmek üzere yeniden
işbaşında ... Kapitalizmin dizginlerinden boşanmış ?kör dinamiği? her bir
ülke düzeyinde ve dünya ölçeğinde gelir dağılımını dar bir küresel elit lehine
olarak daha da bozarken, açlık, işsizlik ve yoksulluk artar, sefalet
derinleşirken, bir taraftan da yoksullukla mücadele söyleminin
dillendirilmesi ne anlama geliyor? Özellikle yoksulluğun ve sefaletin başlıca
mimarları olan, Dünya Bankası gibi örgütlerin, bir taraftan neo-liberal politikaları dayatırken, diğer yandan da
yoksullukla mücadeleyi sanki öncelikli bir amaçmış gibi sunmaları,
rahatsız edici değil mi? Aynı şekilde, bir taraftan emperyalist dünya
tarafından önerilen neo-liberal politikaları tam
bir köle sadakatiyle uygulayan Üçüncü Dünya?nın yeniden
kompradorlaşmış yöneticilerinin, işsizlik ve yoksullukla mücadele söylemini
dillerine dolamaları saçma değil mi? Gerçekten hümaniter
kaygılar taşıyan gönüllü uluslararası örgütlerin (sivil toplum
kuruluşlarının) ve kurumların açlık ve yoksullukla mücadele söylemiyle bu
sorunlar çözülebilir mi? Kapitalizmin mantığını, kapitalist işleyişin zorunlu
sonucu olan kutuplaşmayı, daha da önemlisi mülkiyet sorununu gerektiği
gibi tartışmadan ve gereğini yapmadan, açlık, yoksulluk, sefalet, etik çürüme ve ekolojik bozulmayla başa çıkmak mümkün
müdür?
Kapitalizmin
görece ehlileştirildiği 1945 ?1980 aralığında bile, zenginlik
yoksulluk uçurumunun derileşmeye devam ettiği dikkate alınırsa, bugünün yoksullukla
mücadele söyleminin bir kıymet-i harbiyesi
olması mümkün değildir. Son 25-30 yılda her bir ülkede ve ülkeler ve bölgeler
arasındaki gelir dağılımı uçurumu daha da derinleşti. En zengin ülkeler ile
en yoksul ülkeler arasındaki kişi başına gelir (GSMH) farkı, 1816 de bire üç
(1?e 3), 1950 de bire otuz beş (1?e 35), 1973 de bire kırk dört (1?e 44),
1992 de bire sekseniki (1?e 82) ve 2000 yılanda da
bire seksenaltı (1?e 86) düzeyindeydi...
Oysa,
uygarlığın ulaştığı teknolojik düzey veri iken bile, yüz milyonlarca,
milyarlarca insanın açlığı ve yoksulluğu, yaşam için gerekli asgarî araçlardan
yoksunluğu, kapitalizmin mantığı ve işleyişi söz konusu olduğunda şaşırtıcı
değildir... Zira, kapitalist mantık geçerliyken teknoloji, insanların
refahını artırmanın değil, kapitalist sömürünün, kapitalist işletmelerin
kârını büyütmenin, yağma ve talanın hizmetindedir. Kaldı ki, bugün dünyadaki
gıda stoğu ihtiyaçtan yaklaşık %10 daha fazla, ama,
bu durum milyonlarca insanın açlıktan ölmesine engel değil... Açlık,
yoksulluk ve çevre tahribatı gibi sorunların çözümü de dahil, eğer insanlığın
bir geleceği olacaksa, ikircikli olmayan bir biçimde üretim ilişkilerinin,
mülkiyet ilişkilerinin, velhasıl kapitalist mantığın tartışma gündemine
getirilmesi gerekiyor. Şimdilerde mülkiyet kavramıyla ilgili tam bir kafa
karışıklığı egemen. Mülkiyet bir işçinin veya mutavazı
hayat süren insanların sahibolduğu ?asgari şeyler?
değildir. Mülkiyetten, genel bir çerçevede üretim araçlarının mülkiyeti
anlaşılmalıdır. Dolayısıyla mülkiyet, başkasının emeğinin sömürülmesiyle elde
edilen zenginliğin adıdır...
Söylenenlerle,
gerçek dünya?da olup-bitenler arasındaki ayrımı
gözden uzak tutmamak gerekir. Dünyanın en yoksul 49 ülkesine, Birleşmiş
Milletler Örgütü, Dünya Bankası, IMF, diğer uluslararası kurumlar ve insânî (humaniter) kuruluşlar tarafından En Az gelişmiş
Ülkeler (LDC) deniyor. (Bunların 34?ü Afrika?da, 9?u Asya?da, 5?i Pasifik
bölgesinde ve 14?ü de Karaiblerdedir). Bu ülkelerin
kalkınmaları(...) için de ?özel önlemler? söz konusu. En az
gelişmiş ülkeler ligine dahil olmanın kriteri de kişi başına 700 doların
altında gelire sahibolmaktır! Elbette bu ülkeler
grubu herkes için aynı anlama gelmiyor. Şimdilerde yaklaşık 640 milyon
insanın yaşadığı bu ülkeler için büyük sermayenin adamları, ?işbitirici girişimciler?, uluslarüstü
de denilen dev çokuluslu şirketlerin yöneticileri ve sözcüleri Rantabl olmayan nüfus demeyi yeğliyorlar.
Başka bir ifade ile, sermayenin baronları ve sözcüleri, için bu
ülkelerde yaşayanlar kârlı değil... Kârlı (rantabl)
olabilmeleri için satın alma gücüne ve kredi kullanma yeteneğine sahibolmaları gerekirdi!.. Herhalde bu insanların ?özel
emeklilik için? de uygun olmadıklarını söylemeye gerek yoktur...
En
yoksul ülkelere ?dış yardımlar? yapılıyor, bunlar ?özel önlemlerden
yararlandırılıyor?, lâkin sayıları da artıyor. 1971 de En Azgelişmiş
Ülkeler liginde 27 ülke bulunuyordu. Aradan geçen sürede 22 ülke daha en
yoksullar ligine terfi etmiş görünüyor. Bu zaman zarfında tek bir ülke bu
ligin dışına çıkmayı başardı: Botswana... Bu ülke
kendi halkının çıkarını gözeten içe dönük bir tarım politikası uyguladığı
için bunu başardı. Oysa, bu lige dahil olmayan Senegal, IMF ve Dünya
Bankası?nın dayattığı neo-liberal politikaların
gereği olan yapısal uyum proğramları sonucu
küme düşüp en yoksullar ligine dahil oldu!
Elbette
kötüleşme sadece söz konusu 49 ülkeyle sınırlı değil. BM 2000 yılı İnsânî
Kalkınma Roporuna göre, 100 ülkeden 74?ünde kişi
başına gelir düşüyordu ve bu süreç hızlanarak devam ediyor. Dünya nüfusunu
oluşturan en yoksul %20?nin dünya gelirinden aldığı pay, 1965 de %2,3, 1970
de %2,2, 1980 de %1,7 ve 1990 da %1,4 tü... En
zengin %20?nin payı da 1965 de %69,5 iken 1990 da %83,4?e yükseldi...
Kapitalist toplumda birinin zenginliği, diğerinin yoksulluğudur... Bir
tarafta söylem, diğer yanda yalın gerçek. Eğer, yoksullaştırılmış
ülkelerin cılız ekonomileri, dev çokuluslu şirketlerin yıkıcı rekabetine
sonuna kadar açılırsa, ne var ne yok özelleştirilir, kamusal zenginlik özel
sermayeye peşkeş çekilirse, ülkeler varını yoğunu dış borç ödemek üzere
seferber ederse, gıda maddelerine yapılan sübvansiyonlar IMF?nin
direktifleri doğrultusunda kaldırılırsa, eğitim ve sağlık için kaynak
kalmazsa, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) öyle buyuruyor diye ülke tarımı dev
emperyalist tarımsal (agrobusiness) tekellerinin
rekabetine açılırsa, tarıma yapılan sübvansiyonlar kaldırılırsa, tarımsal
topraklar insanları doyurmak için değil de, emperyalişst
Batı?nın ihtiyacı olan ?ticari ürünlere? tahsis
edilirse, velhasıl, söz konusu ülkeleri sonuna kadar kapitalist sömürüye
açmak marifet sayılırsa, yoksulluğun ve sefaletin derinleşmesi neden
şaşırtıcı olsun!
Nijerya
Başbakanı Hama Amadou, Jean
Zeigler?le(1) bir görüşmesinde: ?IMF?den, Hükümetlerden, Uluslararası Sivil toplum
Örgütlerinden, vb. biri ziyaretime geldiğinde, daha şu anda sizin oturduğunuz
yere oturmadan ilk söyledikleri şey: ?IMF ile bir sorununuz yok ya!
oluyor...? diyor. Ve şu anektodu naklediyor: ? Mobil telefon lisansını özelleştirdik, oradan elde
edilecek para ile her yıl 1000 okul yaptırmayı planlıyordum. Ama, IMF?nin bölgedeki temsilcileri hemen başıma üşüştüler ve
bu kaynağı okul yapımı için değil, borç ödemeleri için kullanacaksın?
dediler... Batılı bankaların kasalarını şişirmek varken, çocukların okuması,
cehaletten kurtulması da ne demek oluyor? Zaten ekonominin gereği de bu değil
midir?.. Sorun ekonomik dengeleri tutturmakla ilgili değil midir!..
En
az gelişmiş ülkelere dış yardım yapılıyor ama söz konusu ülkelerin dış
borçları GSMH?larının %124?ü düzeyinde... Bir çoğu
da bütçe gelirlerinin %20?sini dış borç ödemelerine tahsis ediyor... Aslında
emperyalist ülkelerden gelen ?modern fitre ve zekât? da tevatür edildiği gibi
değil. 1990- 2000 aralığında ?dış yardımlar? %45 azalmış durumda. Zaten gelen
yardım ?emme basma tulumbayı? çalıştırma işlevi görüyor, ekseri borç faizlerini
ödemek üzere geldiği gibi geri gidiyor veya ?yerli oligarşiler? tarafından hortumlanıp İsviçre gibi ?güvenli yerlerde?
tutuluyor... Dünya nüfusunun yaklaşık %20?si dünya zenginliğinin %85?ine el
koyuyor. Modern teknolojilerin insanlığın sorunlarını kalıcı bir şekilde
çözeceği söyleniyor. Kapitalist mantık geçerliyken teknolojik ilerlemenin
sorunları çözmek bir yana daha da büyüttüğünü söylemek asla abartma değildir.
Zira, her teknolojik gelişme, zenginliğin giderek dar ve sürekli daralan bir
küresel elitin elinde toplanmasıyla sonuçlanıyor.
Şimdilerde yeryüzü nüfusunun %19?u, dünyadaki İnternet
kullanıcılarının %91?ini oluşturduğuna bakılırsa...
Kapitalizm
aynı anda hem yoksulluk, hem de zenginlik üretmeye mahkûmdur. Zira, bir sömürü
metabolizması gibi işliyor. Böylesi bir dünya?da,
yoksullukla mücadele etmek isteyenler, gerçekten samimi bir niyet
taşıyorlarsa, sorunların kökenine inmek ve mülkiyet ilişkilerini, üretim
ilişkilerini tartışmak durumundadırlar. Aksi halde, hayırseverlik,
?iyilikçilik?, pek de insânî olmayan insânî yardım türü söylemler ve
araçlarla seyirciyi oyalamak ?şimdilik? mümkün olabilir, ama, sorunları daha
da büyütmek pahasına... Aslında genel bir çerçevede ?iyilikçilik?,
?yardımseverlik?, son tahlilde kötülükleri üreten sosyal ilişkiler bütününü
meşrulaştırmaya, dolayısıyla ?yeniden üretmeye?, yarar... İnsanlığın
yoksulluk ayıbından kurtulması için nesnel koşullar çoktan oluşmuş sayılır,
öyleyse geriye bilinçli müdahaleye cüret etmek kalıyor... Sorun, zenginlik ve
yoksulluk kavramlarının sözlüklerden çıktığı bir dünya kurmakla ilgilidir ve
bu mümkündür...
* Fikret BAŞKAYA
1 Bu konu da ilginç bir eser için bkz: Jean Zeigler,
Les Nouveaux Maîtres du Monde,
Fayard, Paris, 2002, s.
247-248...
3 Bkz: Tolga Ersoy, Muvazaa
Partileri, Özgür Üniversite Kitapliğı no:30, 2000.
|